
Ey Ankara,
Seni her akşam izledim tepeden bir kartal gibi.
Güneşinin gözlerine bakarak uğurladım bir sevgili gibi.
Bazen dolunayının altında dolaştım zararsız kocamış bir kurt gibi.
Gelinliklerle karşıla şu yüreği, çatlatma onu.
Hayata kafa tutmak kolay değil, ulaşmaya çalıştığım şeyler hem güneş kadar uzakmış, bana ne.
Ferhat değilsem de pes etmem, Mecnun değilsem de delirmem, Yusuf değilsem de Hüseyin’im, küçük güzelim.
Kazanmakla kaybetme yeri dünya, hem sen hiç solmayan çiçek gördün mü?
Sen hiç ölmemek için doğan bebek gördün mü?
Ama her şeye rağmen, vuslat için yaşamaya değer.
Hiç ağlamam çocuklar gibi, dik durrum. Çünkü bu da bir imtihan. Hem kimse görmesin gözlerimden dökülen yaşları, sensizliğin ne kadar acı olduğunu, bir bakışının kanımı dondurduğunu, bir boyun büküşünün beni erittiğini.
Ben susuzmuşum meğer beni yakan bir aşk için güzel kız. İşte sırf bu yüzden dudaklarım çatlak çatlak. Yıllar var ki hep o gizemli sırrın esrarını çözmek için peşinden koştum, o yüzden nefesim alev alev. Beni gölgen haline getiren sebepler hepsi de o efsane sevdanın gücü değil mi sence Ankara?
Ankara bana kızacaksın, diyeceksin ki “dudaklarını dayadığın pınarın sana su vermeme ihtimalini bile bile, o susuz çeşmede bekleyip neden yanmayı tercih ettin!”. Ben kordan dağları çıplak ayakla aşıp bir damla vuslat için bir damla sevilmek için; o tavus kuşunun kanatlarına işlevli nakışları diken, nergisin yaprağına rengi veren, çiçekleri rengarenk yapan, güle herkesi hayran bırakan kırmızısını süren Boyacı’dan istedim onu. O da bana ondan başkasını göstermedi rüyalarımda. Bana Boyacı vaadini yerine getirmişken bir ömürcük susuz kalmak zor mu sanırsın behey kara şehir…
Ben ona halimi anlatmak için yıllar bekledim. Leylam oldu, ben onu Mecnun gibi özledim.
Ah bir bilsen kara şehir, ben onun aşkından ne kadar eridim.
Beni bir sen anla artık Ankara, n’olur beyaz gelinliğinle, gökyüzünde güneşin, üstünde kardelenlerle karşıla.